Metro Sıçanı – New York mektupları

Banksy rat mural

Rayların arasında aranıp duruyor. Hayatında güneş ışığı hiç olmadı fakat yaşadığı yer hep aydınlık. Zaman kavramını yaratan güneşin hareketleri değil, trenlerin ritmik geliş gidişleri ve raylardaki titreşimler. Burada zamanı yitirmek ölümcül olabilir, tren tekeri altında can vermek işten bile değil. Yaşam duvardaki kovuk ile rayların arasında gidip gelen yiyecek arayışı içinde sürüp, sonlanıyor. Yaşamın kaynağı yukarıdaki platformdan aşağı düşüyor; garip ama lezzetli gazlı şekerli sular, kağıtlara yapışmış yağlı karbonhidratlı parçalar, bazen protein içerikli ete benzer artıklar. Ne oldukları pek önemli değil, çünkü açlık her şeyi yediriyor. Yolcular azalıp trenlerin geliş gidişlerinin azaldığı zamanlarda platforma tırmanıp silindir şeklindeki beslenme bidonlarında yiyecekleri daha yoğun biçimde bulmak da mümkün. Besinlerin kaynağı olsalar da, kimse büyük iki bacaklılara denk gelmek istemiyor. Genelde yüksek frekansta kulak tırmalayan bir ses çıkartıp, ellerindekileri tehditkar biçimde sallıyorlar. Kimileri ise rayların arasına hastalık ve ölüm getiren besinler saçıyorlar.

Metronun karşı duvarına kırmızı bir kağıt ilan yapıştırılmış, gözlerimi kısıyorum, sıçan resmi var bir de “zehir” yazıyor. Anlaşılan rayların arasındaki kara gölgeleri öldürmeye çalışıyorlar. İlan niye peki? Rayların arasına iner de sıçan zehrini yeriz diye mi?

Yerin 4 kat altındayım. Yürüyen merdivenlerden aşağı pis kokulu bir rüzgar akıp ciğerlerimi dolduruyor. Kusmak istiyorum. Sanki bütün kentin pisliğini zehrini soluyorum. Rüzgar tek kaçış yolumdan tünelden aşağı uğulduyor. Gidebileceğim tek yer zehrin kaynağı.

Bitmek bilmeyen yürüyen merdiven beni 42. Caddeye çıkardığında, kurtuldum diye, gayri ihtiyari derin bir nefes alıyorum. Dev kamyonun  egzozundan taşan dizel kokusu genzimi yakıyor, kavuruyor. Sinirlerim gerilmiş koşar adım uzaklaşmaya çalışırken cankurtaran arabasının sireni ile yüreğim ağzıma geliyor. Sabah işe gidenlerin arasına bırakıyorum kendimi, benim gibi bilgisayar şöförleri sürüsünün arasında huzur buluyorum. Kalabalıkla beraber yavaş yavaş iş yerime doğru sürükleniyorum.

304 Nolu binanın parlak siyah mermerleri doğru yere geldiğimin işareti. Binaya girebilmek için elektronik kimliğimi arıyorum. Boyu 2 metreyi aşan güvenlik görevlisi Mike beni durduruyor. Kimliği bulamıyorum, “Mike, kimliği bulamadım şimdi, geçebilir miyim lütfen?”. “Kimlik yoksa, geçiş yok” diyor. Hergün geçtiğim kapı, beni tanısa da Mike’ın istisna yapmaya hiç niyeti yok. On dakika arandıktan sonra çantamın yan cebinden çıkıyor. Mike teşekkür etmeyi ihmal etmiyor ve ben 10 kişi ile beraber asansörde gökdeleni tırmanıyorum. Garip asansörde burnuma hiç ter kokusu gelmiyor – tek koku hafif bir motor yağı kokusu.. Asansörden iner inmez, holdeki elektronik kapının kilidinden kartımı geçiriyorum. Kırmızı, bir daha geçiriyorum yine kırmızı, lanet olası ne zaman çalışacağına kendisi karar veriyor. Beş dakikadan sonra mucizevi yeşil ışık yanıyor ve ofise giriyorum. Floresan ışıkların aydınlattığı koridordan ilerleyerek kendi kutumu buluyorum. Bilgisayarımı açıyorum ve 8 saat boyunca sürecek bilgisayar şöförlüğüne başlıyorum.

İşim genelde elektronik posta ile gelen soruları yanıtlamak, gönderilen belgeleri indirip okuyup, yorumlarımı yollamak, etkinliklere öneriler getirmek ve onay vermekten oluşuyor. Yaptığım işin içeriği çevre korumaya dair. Teoride bu ışık almaz, gökyüzü görmez ofisten yolladığım mesajlar dünyanın bir yerinde doğanın korunmasına yardımcı oluyor ve programın sağladığı ve yönlendirdiği paralar sayesinde doğa korumaya kaynak sağlanıyor. Bu arada birkaç cadde ötede Wall Street’de siyah takım elbiseli adamlar bizim yönlendirdiğimiz paranın binlerce, on binlerce katını doğanın yok edilmesine neden olan etkinliklere yönlendiriyorlar. Yeşil takım elbiselilerin küçük paraları onların büyük paralarını alt edemese de hayatlarını çok zorlaştırıyor. Toplumun psikolojisi bizden yana, herkes doğayı seviyor, ancak ekonominin çarkı onların elinde, tercihleri ve davranışları yaratıp şekillendiriyorlar.

Gözlerim kan çanağına dönmüş, omuzlarım çökmüş kendimi dışarıya atıyorum. Kare kare kümelenmiş gökdelenlerin arasında kafamı kaldırıp gökyüzüne bakacak gücüm bile yok, zaten hava kararmış. Metropoliste yaşamım binalar arasına sıkışmış küçücük dairem, metro ve floresan ışıklı ofisim arasında sürüp, gidiyor.

Dün posta kutuma bir email düştü, arkadaşım Marina anlatıyor: “Birleşmiş milletler binasının 44. katından ince bir merdivenle çıktım çatıya. Korkuluk bile yok, apaçık büyük bir platform. Yüzüme güneş ışığı vurdu. Mavi gökyüzünde ince ince uçuşan bulutlar,  ufukta sonsuzluğa uzanan ırmakla buluşuyordu. Özgürlük, mutluluk, kendime geldim…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s