Doğa ile Savaş ve Barış

Buzullar erirken...

Bir zamanlar bir karikatür görmüştüm;

Beyaz önlüklü bilim adamı: İnsanlık Doğa’ya karşı savaşını kazanmıştır! Düşünceli bir vatandaş: Demek Doğa kaybetti…

Doğa gün geçtikçe ona açtığımız savaşta yeniliyor ve Doğa ile birlikte hepimiz kaybediyoruz.

Doğa’ya karşı savaş 19. yüzyılla beraber iyice acımasızlaştı. O zamanın hakim güçlerinden Britanya İmparatorluğu’nun amacı bütün dünyayı boyunduruk altına almaktı. Dönemin kültürel ve bilimsel üretimleri de bu emelleri destekler yöndeydi. O zamanın sözümona aydınları sömürgeciliği haklı gösterecek şekilde yeni bir doğa anlayışı icat ettiler. Bu Doğa’nın işleyişini güya temel alan (naturalisme) ahlaki değerler geliştirdiler. Ünlü İngiliz şairlerinden Lord Alfred Tennyson’un 1850 de deyişiyle “Doğa dişleri ve pençeleri ile kankırmızısı” oldu. Tennyson’dan 9 yıl sonra ünlü bilim adamı Charles Darwin’le beraber Doğa’da bir yaşam savaşı sürdüğünü anladık. Darwin’in fikirlerinin en ateşli savunucularından sosyal Darwinist Thomas Huxley’e göre “… hayvanlar için dünya bir gladyatörler gösterisi gibidir…burada en güçlüsü, en hızlısı ve en kurnazı bir başka gün tekrar savaşmak için yaşamaktadır”. Huxley bu anlayışı insanlara da taşımıştır, ona göre zenginler zengin olmaya uygun oldukları için zengin, fakirler ise zengin olmaya uygun olmadıkları için fakirlerdi. Rekabet ve sınırsız kişisel mülk hakkına dayalı bir sermaye ve tüketim toplumunun temelleri taa o zamanlar atıldı. Sosyal Darwinism, Amerika’nın işgalinde, haydut baronların ekonomik sömürüleri için mazeret oldu. İlk Amerikan milyarderi John D. Rockefeller için Standart Oil tekelini kurması doğal düzenin bir parçasıydı: “Büyük bir şirketin büyümesi sadece uygun olanın hayatta kalmasıdır”. Almanya ise yüzyılın başında askeri gücünü geliştirirken ve ırkçılık politikalarını oluştururken sırtını sosyal Darwinist söylemlere dayamıştı: “Evrimsel süreç içinde en gelişmiş ırk hayatta kalma savaşında ortaya çıkacak ve bu ırk diğerlerine ya sistemini kabul ettirecektir, ya da yok edip yerine geçecektir”.

Halbuki Darwin’in “Türlerin Kökeni” eserine baktığımız zaman, Darwin, sayısız hayvan ve bitki topluluklarında bireyler arasında rekabetin ortadan kalktığını ve en uyumlu olan toplulukların arasında işbirliği yapma bilgi ve değerlerini oturtan türlerin yer aldığını söylemektedir.

Ne yazık ki Darwin’in kendi kurgusundan uzak, kaba anlamıyla sosyal Darwinist felsefe 150 yıl içinde toplumsal hafızamıza kazınmış, sadece başka insanlarla olan ilişkilerimize değil, canlı ve cansız bütün varlıklara bakış açımıza işlemiştir. Bizim için Dünya’mızın örgütleniş biçimi rekabet, savaş ve sömürü üzerine kurulmuştur ve bundan kurtuluş yoktur! Bu doğa anlayışını kabul etsek dahi David Hume’un çok önceleri gösterdiği gibi olan, olmalıyı gerektirmez. İnsan davranışını ve değerlerini, Doğa’da olaylar, bu veya şu şekilde diye, haklı gösteremez. Dünya’nın bir parçası olan, kendinin ve çevresinin farkında olan insan, Doğa’dan esinlenmekle birlikte bireylerin, insanlığın ve dünyamızdaki bütün canlılığın mutluluğu, yaşamı, gelişimi ve refahı için kendine has ahlaki değerler ve ilkeler yaratmalıdır.

Karşılıklı yardımlaşma

Bu ilkeleri kurmada bize esin kaynağı olabilecek başka dünya görüşleri ve Doğa anlayışları var olmasına rağmen maalesef bu fikirler toplumsal hafızaya yeterince girmemiştir.  Bunların belkide en önemlisi Petr Kropotkin’in “Karşılıklı Yardımlaşma” isimli eserinde ortaya koyduğu doğa anlayışıdır. Kropotkin şu soruyu sormuştur: “En uyumlu olanlar kimlerdir? Sürekli birbirleriyle savaş halinde olanlar mı? Yoksa birbirine yardım edenler mi?” Doğa’da gözlediğimiz karşılıklı yardımlaşma davranışını gösteren canlıların şüphesiz daha uyumlu olduğudur. Yardımlaşan canlıların hayatta kalma şansları daha yüksektir ve kendi sınıflarında en yüksek akıl ve vücud organizasyonuna sahiptirler. Kropotkin Huxley’in gladyatör Drawinizmi yerine türlerin rekabetle değil işbirliği ile hayatta kaldıkları bir evrimsel süreci tarif etmiştir. Kropotkin’e göre Doğa’dan ahlaki bir ders alınacaksa bu rekabet değil yardımlaşma ve işbirliği olmalıydı. Nitekim en uyumlu olanların fiziksel olarak en güçlü veya kurnaz olanların değil birbirini güçlü veya güçsüz topluluğun refahı için destekleme yetisi kazanmış olanların oluşturduğunu söylemektedir: “En çok sayıda yardımcı üyelerden oluşan topluluklar en iyi durumda olanlardır ve en fazla sayıda yeni nesil yetiştirirler.”

Sistem teorisi bize Doğa’nın birbirine örülmüş çok sıkı bağlardan oluşan bir yapıda olduğunu ve bir türün yaşamasının başka türlere ve doğal süreçlere bağlı olduğunu göstermektedir. Her ne kadar telefon ve elektrik ağları üzerine geliştirmiş olsa da, Kropotkin’in ağlar konusundaki görüşleri günümüzde sürdürülebilir ekonomiler, bilgi paylaşımı ve işbirliği gibi konularda, inernet ve haberleşme topluluklarının örgütlenmesinde yol gösterici olmaktadır.

Bir yüzyıl sonra evrimsel biyolojideki son bilgilerimiz de Kropotkin’i destekler yöndedir. Eugene Odum 1992 de yazdığı 1990’lar için ortaya koyduğu ekolojik kavramlarda yardımlaşmayı ekolojik işlevler içerisinde öne koymuştur. Augros ve Stanciu bu yüzyılda toplanan veriler ışığında “yeni bir biyoloji” tanımlamışlardır. Bu yeni biyolojiye göre Doğa çatışma ve rekabeti önlemek için son derece yaratıcı teknikler bulmuştur ve işbirliği Doğa’da son derece yaygındır. Doğa çatışmayı türleri coğrafik olarak değişik habitatlara ayırarak, herbirine özgü nişlere veya çevresel faktörlerin sıralanımıma göre ayırarak, teritoryal işaretlerin kullanımıyla (kedilerin koku izleri gibi) ve sosyal hayvanlarda uyulması gereken sosyal hiyerarşiler yaratarak en aza indirger.

Yeni biyolojiye göre Doğa’da işbirliği çok değişik simbiyotik ayarlamalarla teşvik edilir. Pekçok bitki lezzetli meyveler üreterek hayvanlara yem sağlarken meyvaları yiyenler bitkinin dağılımını sağlar. Otçul hayvanların bağırsaklarındaki bakteriler seluloz lifleri parçalayarak sindirilebilir hale getirir. Mısır yağmur kuşları gergedanların sırtındaki parazitleri temizleyerek beslenirler. Palyaço balığı deniz şakayıkları tarafından korunurken deniz şakayığının yediği diğer balıkları çeker. Bunlar sadece türler arasındaki işbirliğinin sınırlı örnekleriyken tür içi yardımlaşma çok daha sıklıkla görülür.

Mevcut insan sosyal sistemlerine geldiğimizde durum daha da açıktır. “Yarışma Yok” kitabının yazarı Alfie Kohn başta hakim söylemler ışığında rekabetin doğal, doğru ve sağlıklı olduğunu düşünürken 7 yıllık bir çalışma ve 400’ün üzerinde bilimsel çalışmayı inceldikten sonra işyerinde, okulda, ailede, ve oyun sahsında rekabetin daima zarar getirdiğini tespit etmiştir. Rekabet, endişe ve işbirliğinin olmamasından ve içsel güdülerin eksikliğinden kaynaklanan verim düşüşü nedeniyle üretim ve titizliği düşürmektedir. Rekabet, merak, ilgi, titizlik ve sosyal ilişkilerden ilgiyi başkalarını yenmek üzerine yoğunlaştırmaktadır. Çalışmalar işbirliği ve yardımlaşmanın genelde iyi sonuç verdiğini ve özellikle karmaşık durumlarda, sorun çözmede ve yoğun etkinlik gerektiren durumlarda çok etkili olduğu görülmektedir.

Rekabet sürekli karşılaştırma yüzünden özgüveni azaltmakta ve kendi yönünü çizen kişilikleri azaltmaktadır. Öte yandan bir topluluğa nasıl katkı yaptığı ile değerlendirilen bireylerin öz güven ve değerleri daha yüksek olmaktadır. Rekabet kazananlar ve kaybedenler oluşturarak birlik ve beraberliğe, yakın ilişkilere zarar vererek insan ilişkilerini zorlamaktadır. Rekabet içinde kişiler ve gruplar kendi çıkarlarını toplu çıkarların üstüne koymaktadır.

Antropolojik çalışmalar da nerdeyse bütün yerel halkların işbirliği üzerine kurulu sosyal yapıları olduğunu göstermektedir. İnsan evriminde kültürün oluşmasında en önemli etkenlerden birinin yardımlaşmaya dayalı sosyal etkileşim olduğu söylenmektedir. Günümüzde işletmelerde dahi yardımlaşma ve işbirliğinin önemş anlaşılmış ve hiyerarşik örgütlenmeler yerine takım çalışmaları ve katılımcı yönetim biçimleri tercih edilir olmuştur.

Bütün bu verileri bir yana atsak dahi insanlara bütün kültürlerde sorulduğu zaman hepsi sevgi ve işbirliğini, çatışma ve rekabete tercih etmekte, sevgi ve işbirliği durumlarında çok daha mutlu olduklarını ifade etmektedirler. Duygularımız, hislerimiz ve bilimsel veriler bize en iyi durumun barış, yardımlaşma ve işbirliği olduğunu söylerken o zaman niye biz hala kendimizle ve Doğa ile savaşıyoruz? Artık barış zamanı…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s