İştah ve İhtiras

Gustave Doré - Dante'nin Cehennemi

İnsanın her geçen gün dünyayı tükettiğinin ve bunun sonucunda iklimlerin dahi değiştiğinin farkındayız herhalde…  Sözde vicdanlı ve ahlaklı bir canlı olarak insanın, yani bizim, gezegenin tarihinde görülmemiş bir biyolojik soykırıma neden olduğumuzun da artık farkındayız herhalde… Git gide yayılıp doğayı ve tarım alanlarını yuttuğumuzun ve bu hızla devam edersek aç ve susuz kalacağımızın da artık farkındayız herhalde… Değilseniz, gözleriniz kör, kulaklarınız duymuyor ve aklınız kıt. Ne gözleriniz kör, sağır değilsiniz, ne de aklınız kıt, ve hâlâ farkında değilseniz, o zaman inanmak istemiyorsunuz, çünkü korkuyorsunuz…

Korkulmayacak gibi değil! Ekonominin bütün dişlileri doğaya geçmiş. Döndükçe parçalıyor, yutuyor, yok ediyor. Dişlileri durdurmaya kalkarsan sokaklara işsizler ordusu dökülecek, yaşamımızı alışageldiğimiz şekilde sürdürmemiz mümkün olmayacak. Üstelik o dişlilerin dönmediği dünyayı pek azımız hayal edebilir. Bilinmezliğin korkusu atalet getirir. Karanlığa dalarken niye gözlerimizi kısarız…

Belki vicdanlı bir birey olarak, basitçe yaşama devam edebilme gücünü kendimizde bulabilmek için, doğaya yaptığımız bu zulümü bilincimizin bir köşesine itip, kayığımızın biraz sonra şelaleden aşağı yuvarlanacağı ve kayıktaki bütün yoldaşlarımızın tek tek boğulup öleceği bilgisine rağmen, bazılarımız şelaleye doğru giderken kendini kandırıyor… Ama işte hepimiz bu gerçeği bilincin köşesine itmiş günlük hayatları yaşarken, yaşam elden gidiyor!

Bu farkındalık, suçluluk ve vicdani sorumluluk içeren bir farkındalık. Bu farkındalık, yaşam gücünü, insana olan güveni, gezegenle barışık bir yaşamın mümkün olabileceğine dair inancı gittikçe törpüleyen bir farkındalık. O zaman bu zehirli farkındalığa rağmen yola devam etmek, doğa ile dost bir gelecek için çalışmak mümkün mü?

Mümkün. Zor mu? Zor. Ama mümkün. Bunun için bilinmezliğin korkusunu üstümüzden atabilmek için hayal etmeye başlamak gerekiyor. Doğa ile dost yaşamak için öncelikle ne gerekli? En gerekli olanlardan birisi mekân bilgisi… Aslan yatağından belli olur derler. Yaşadığımız yerin gözle görülür veya geiger sayacıyla ölçülür şekilde kirlenmemiş olması gerekiyor. Yaşadığımız yerde bizimle beraber yaşayan bütün canlıların sayıları salınım içinde, ama yok olmadan, varlıklarını sürdürüyor olmalı. Yaşadığımız yerde toprak ve bitki örtüsü aşınmıyor, toprağın verimliliğini sürdürüyor olması gerekli. Yani Doğa’dan aldıklarımızın doğanın kendini yenileme imkânını aşmaması gerekiyor. Bütün bunları yerinde, hayatımız içinde ve atalarımızdan kalan bilgiler ışığında görüyor, biliyor ve izliyor olmamız gerekiyor. Bütün bunları yapabiliyorsak doğa ile dost bir yaşamdan söz edebiliriz.

Mekân bilgisi 

Peki yaşadığımız bu yer, yani mekân neresidir? Mekânsal anlamda iki tür insan topluluğu vardır; göçer ve yerleşik halklar. Yerleşik olanlar için mekân genellikle barındığımız yer

den bir günlük yürüyüş mesafesi içinde, aynı iklim kuşağında ve su toplama havzası içindeki yerlerdir. Bunun ötesini geniş otlak alanlar haricinde vahşi doğa olarak tanımlayabiliriz. Göçerler için ise mekân genelde 1 yıl içinde hayvanların dolaştığı otlak alanları kaplar. İşte bu yaşam alanlarında yıl be yıl izlediklerimize mekân bilgisi diyoruz… Ancak doğa ile dost bir yaşamı kurmak için sadece bilgi yeterli değil. Bilginin var olduğu yerde aynı zamanda karnın doyması, kafanın üstünde bir örtü/çatı, sıcak bir ocak, duygusal ve sosyal mutluluk gibi pek çok ihtiyaç şart. Dolayısıyla bu ihtiyaçların nasıl karşılandığı da doğa ile dost bir yaşam kurulması açısından kilit. Bilgi, ihtiyaçlar ve mekân arasındaki ilişkinin ortadan kaldırılmasıyla ortaya çıkan durumdur esasında, günümüzde yaşadığımız felaketin yapısal nedeni…

Doğa ile dost bir toplum kurmanın anahtarı yerel bilgi ile şekillendirilen yaşam biçimlerinin ortaya çıkardığı ihtiyaçların yerelde karşılanmasıdır.  Üretim sürekli insan ekolojik ve ekonomik sistemi içinde dönmeli veya doğaya yararlı bir şekilde geri dönmeli. Basitçe doğadan elde ettiğimiz ürünler doğaya döndüğünde tekrar doğa tarafından kullanılır ve emilir olmalı, hatta ekosistemi zenginleştirmeli…

Yerelden ihtiyaçlarımız için aldıklarımız asla doğanın kendini yenileme kapasitesini aşmamalıdır. Doğa bizim için esner geri döner, ama kırılırsa geri dönmez. Olay esasında girdi ve çıktı dengesini gözetmektir. Doğa’nın esnekliği yani kendini yenileme kapasitesi dediğimizde insan yerleşim yoğunluğu kilit etken. Şehirler olmasın, demiyoruz. Ancak şehir büyüklükleri 10 milyon insanı aştığı zaman, örneğin İstanbul gibi bir şehrin, yerel ayakizinin doğanın kendini yenileme kapasitesi içinde kalmayacağı çok aşikar. Başlarsın o zaman İstanbul için Melen’in, Rezve’nin, Ankara için Kızılırmak’ın suyunu çalmaya…

Yerelleşme ve ölçek küçültme

Yeşil izler bırakabilmek için yerelleşme ve ölçek küçültme bu yüzyıl içinde kaçınılmaz. Doğa ile dost bir yaşam kurarken yiyeceklerimiz yerelde üretilmeli ve mevsiminde yenmeli. Giyeceklerimiz pamuk, kenevir, yün gibi yerel ve doğal liflerden örülmeli, yerel atölyelerde dikilmeli. Yapılar taş, kerpiç ve tahta gibi doğal malzemelerden, yerel mimarinin yeni gereklere uygun olarak yenilenmesi ile inşa edilmeli. Diğer kullanım aletleri bölgesel ticarete uygun olarak, doğaya dost üretim şekilleri ile doğa dostu, yerelde üretilen enerji kullanılarak üretilmeli. Kullan-at kültürü yerine kullan-yeniden kullan ve tekrar tekrar kullan üzerine kurulu temiz üretim, sıfır atık kültürü yerleşmeli. Bu doğrultu ve çözümleri 15 yıldır sürekli yazmaktan gerçekten çok yoruldum! Ancak nedense bunlar hep bireysel seçeneklermiş gibi anlaşılıyor. Onu bunu yapın diyoruz, en basitinden yerel ve mevsiminde yiyin diyoruz… Değişen birşey yok! Niye yok? Çünkü ekonomiyi bunu sağlayacak şekilde şekillendirmek üzere yola çıkamadık henüz. Doğayla olan bağımızı ve doğaya olan bağımlılığımızı rededden yeknesak bir politik-ekonomik sisteme ve tüketici kültüre karşı çıkmadık. Yereli ön plana çıkartan ekolojik bölge sınırları ile siyasal sınırların örtüştürülmesine yönelik bir biyobölgesel yaklaşımın İçişleri Bakanlığı’nca ortaya atıldığını da hiç duymadık.

Doğayla dost toplumun yaratılması için öncelikle kurumsal ve siyasal mekanizmaların kurulması gerekiyor. Bunlar kurulmadığı zaman, “yerel önemli” derken, birileri benim vadimi sular altında bırakacak barajın inşasına merkezde bir yerlerde karar verip, güya başka insanlar karanlıkta kalmasın diye benim atalarımdan gelen hakkımı ve o vadide önümüzdeki binlerce yılda yapacağım tarımsal üretimimi yok eder. Ben de şehirlere göçer ve milyonların arasına karışırım. Şanslı olur da iş bulursam Taksim Meydanı’nda hormonlu etten yapılmış dönerleri keser, insanları öyle beslerim.

Bunun tersi durumda yerel kararlar ancak yerelde alınır ve köklü bir mekân bilgisi ile insan, canlılar ve doğanın tümü hakkındaki bilgilerini ve onlara verdiği değeri pekiştirirse; yerelde doğaya saygılı bir anayasaya kapsamında insan, hayatını idame ettirirken başka canlı topluluklarını dolaylı veya doğrudan tehdit etmez, canlıların yaşam alanlarını ve topluluklarını koruyan ve biyoçeşitliliği arttıran ekosistem, işlev ve yapısını korursa; insanları bütünleşik değerlendirmez, öncelikle toplum içinde en zor durumda olanlara yardım etmek üzere politika ve uygulamalar geliştirirse, o zaman belki dünyada aç insan kalmaz ve toplumsal barış hüküm sürer.

Günümüzün sorunu açlık değildir! Günümüzün sorunu iştahın ve ihtirasın dizginlenmesidir. Bunun yolu ise iştahı kapatacak ve ihtirası köreltecek kurumların ve diğer sosyo-politik sistemlerin kurulmasından geçer.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s