Uygar Özesmi ile Yaşama Dair: Planktonlar ve Su Böcekleri

Söyleşi: Gamze Nokay

1983-1988 yılları…
Sultan Sazlığı’nı keşfetmeniz ile önünüzde yepyeni bir dünya açıldı. Bir önceki sohbetimizde bu keşifte gözlemlediğiniz çeşitli su kuşlarından bahsettiniz. Su kuşlarına olan ilginiz sizi bir adım öteye götürüp kuşların nasıl beslendiklerini araştırmaya ve bu sefer de suyun içinde neler olduğunu keşfetmeye yönlendirdi…

Sultan Sazlığı olağanüstü hareketliliği ve çeşitliliği ile beni kendine aşık etmişti. Gerçek yabanıl doğa ile bir kere tanıştığınızda ilişkiniz hep böyle adım adım derinleşir. Her keşfiniz size yepyeni dünyaların, güzelliklerin, yeniliklerin kapısını açar. Hep daha fazlasını merak edersiniz. Su kuşlarını keşfetmenin ardından, davranışlarını izlemeye başladım… Bu kuşlar ne ile besleniyordu? Gagalayarak, süzerek, tarayarak içinden beslendikleri, suyun altında nasıl bir dünya vardı? 

Bu sorularıma yanıt bulmak için 1 yıl boyunca her ay Sultan Sazlığı’na giderek su örnekleri aldım. Annem Prof.Dr. Çiğdem Özesmi, Erciyes Üniversitesi Tıp Fakültesi’nde Fizyoloji Bölümü’nü kurmuştu. İlk olarak Sultan Sazlığı’ndan aldığım su örneklerini, annemin laboratuvarında mikroskop ile inceledim. Önümde inanılmaz bir mikro dünya açıldı. Suda yaşayan fito ve zooplanktonlar, yani bitkisel ve hayvansal mikro su canlıları. Kuşlara dair ilgim ve gözlemlerim sürerken bir yandan da bu mikro dünya üzerine araştırmalara başladım. Annemin ve başka biyologların yardımı ile getirttiğimiz İngilizce ve Almanca kitaplarla – unutmayalım sene 1983-84 internet yok – fito ve zooplanktonları tanımaya teşhis etmeye başladım. 

Sonra bunu bir araştırma projesine dönüştürdüm: “Sultan Sazlığı Sel Düzlüklerinde Fito ve Zoo Planktonların Mevsimsel Değişimi”. Önce bütün teşhis ettiğim türleri içeren bir form oluşturdum. Bu forma düzenli gözlemlerimi girerek veri toplamaya başladım. O zamanlar tarayıcı şeklinde çalışan fotokopi makineleri yoktu, onun için önce türlerin ismini mavi kopya kağıdına daktilo ile yazıp, sonra da formun çizgilerini çizerek kalıbını çıkardım. Sonra teksir makinesinde o formlar silindirin kolunu çevire çevire sarı samanlı kağıda basıldı. 

Araştırmanın konusu mevsimsel değişim olduğu için her ay gidip aynı yerlerden ve derinliklerden su örneği almam gerekiyordu. Sazın hemen kıyısındaki sel düzlüğüne çakmış olduğum uzun kazıklar örnekleme istasyonlarımı belirledi. Kazığın varlığının etkisinden kurtulmak için, kazıktan 1 metre uzaklıktan örnekleri alıyordum. Su örneklerini imal etmiş olduğum bir aletle alır sonra test tüplerine boşaltırdım. Alet, bir tıpalı balon flask, tıpası ipe bağlı ve balonun ağzından yukarıya doğru bir sert mezura oluşuyordu. İstediğim derinliğe indirdikten sonra aleti tıpayı çeker suyu doldurur sonra çıkarır test tüpüne alırdım. Kışın istasyonlarım buz ile kaplı olduğu zaman, buzu çakıyla aletin geçebileceği kadar açıp aşağıya sarkıtıp örnekleri öyle alırdım. Aldığım örnekleri eve getirir sonra defaten gözden geçirir, teşhis eder, sayar ve teksir formlara kaydederdim. Gözlerimi de o mikroskoba baka baka bozdum sanırım.

Bu verileri topladıktan sonra iş verileri analiz ve tezi yazma kısmına geldi. Yazma kısmına geçince o sırada öğrendiğim bilgisayar programcılığı çok işimi gördü. Commodore 64’ün programlama dilini çözüp, değişik mevsimlere göre topladığım verileri yükledim, böylece mevsimsel değişimi ortaya koyduğum bir program yazdım. Ancak planktonların fotoğraflarını da teze koymak gerekiyordu. Bunun için Tıp Fakültesi’ndeki Pataloji Bölümü yardımıma koştu. Patoloji bölümünde fotoğraf çeken bir mikroskop vardı… kocaman bir küçük odayı dolduran bir aletti, onların işleri olmadığı akşam saatlerinde kullanırdım. Çok iyi hatırlıyorum, sürgüyle giren kendi fotoğraf makinesi vardı. Yeşil 100 ASA Fuji filmleri makineye sarardım. Tezimde ve sonra makalemde kullanacağım çok güzel fotoğraflar çektim.

Araştırmalarım bittiğinde ve tez yazma aşamasına geldiğimde 15 yaşındaydım. Yazarken biraz zorlandım, çünkü bilimsel tez yazmanın bir formatı var ve onu da öğrenmek gerekiyor. Önce başka tezleri inceledim ve sonra bir ilk nüshasını yazdım, anneme ve babam Prof.Dr. Mustafa Özesmi’ye verdim. Önce biri okudu sonra diğeri okudu… o zamanlar bir ucu mavi diğer ucu kırmızı kalemler vardı…  Tez rengarenk geri geldi… sonra onların önerileri ile tekrar yazdım ve yine görücüye çıktı. Bu sefer geri döndüğünde renkler yarı yarıya azalmıştı, tekrar yazdım tekrar verdim. Bu sefer daha da azalmıştı… en sonunda geri geldiğinde tamam olmuş dediler. Tezimle o yıl TÜBİTAK Liseler Arası Bilimsel Araştırma Yarışması’na katıldım. Kayseri Fen Lisesine girdiğim 1985 senesi sonbaharında o tezimle TÜBİTAK’da Bilimsel Araştırma Birincilik ödülünü aldım. Daha sonra makale haline getirdiğim bu tez 1987 senesinde Doğa Türk Biyoloji Dergisi’nde yayınlandı:
Özesmi, U. 1987. Sultan Sazlığı’nda yaşayan planktonik türler ve kalitatif incelenmeleri. DOĞA TU Biyoloji Dergisi. 11(3):147-156.
Bu 17 yaşında hakemli dergide yayınlanan ilk bilimsel makalem oldu. 

Planktonların yanı sıra suda başka ne gibi keşifleriniz oldu?

Planktonlarla ilgili çalışmaları yaparken zamanımın çoğunu suda geçiriyordum. Fark ettiğim şeylerin biri sülüklerin bolluğu oldu. 8 cm’lik bir sülüğü yakalayıp bir kavanoza koydum. Kavanozun içerisine et parçası atarak onu evde bir yıl boyunca besledim. Attığım et parçasının içindeki kanı eme eme o eti bembeyaz pamuk gibi hale getirirdi. Bir diğer gözlemim ise kurbağalarla ilgili oldu. Küçük balık gibi hallerinden kurbağaya dönüşme evreleri beni çok heyecanlandırırdı. Daha küçükken Almanya’da bir gün su birikintisindeki kurbağa yavrularını görüp, kavanoza koyup eve getirdim. Evdeki büyük dikdörtgen akvaryum gibi cam vazoya koyup, balık yemiyle beslemeye başladım. O yavrular kısacık kuyruklu kurbağalara dönüştü. Bir tanesi ölünce, dayanamayıp cam vazoyu dereye boşaltıp onları doğal habitatlarına kavuşturdum..

Aynı şekilde Kayseri’de de kurbağalara olan ilgim nedeniyle kurbağaları yakalayıp evde akvaryumda besliyordum. Uzun süre beslerken geceleri bağırmaya başlayınca anne babamın isyanıyla doğaya geri bıraktım. Bir ara Tıp Öğrencileri için laboratuvar kılavuzunda yer alan refleks deneyleri için kurbağalar toplanıyor ve “kullanılıyordu”. Tıp öğrencilerin sinir sistemini keşfetmeleri için…  Ben de Kayseri Fen Lisesi öncesinde TED Kayseri İlkokulu ve Ortaokulunda okudum. Kılavuzları okuduğum için ilk okulda sinir sistemini işlediğimiz derste ben de bu deneyi yaparak arkadaşlarıma refleksin nasıl omuriliğe bağlı olduğunu anlatmaya karar verdim. Geriye bakınca zavallı kurbağanın beynini kesip almayı ve sonra omuriliğe bağlı reflekslerin gösterildiği ve omuriliği zedeleyince de reflekslerin ortadan kalktığını gösteren bu tüme varım deneyinin ne kadar barbarca olduğunu düşünüyorum. Gerek var mıydı gerçekten? O zaman 10 yaşındaki çocuk aklımla önemli bilimsel bir deney yaptığımı düşünüyordum.

Doğada canlıları gözlemek çok daha keyifliydi. Plankton çalışmalarını yaparken gözümden kaçmayan canlı türlerinden biri de su böcekleriydi. Örneğin kocaman siyah bir su kınkanatlısı (Coleoptera) böcek vardır. Dytiscidae familyasına bağlı Cybister lateralimarginalis adlı türün larvalarına kaplan larvası denir. Bu 3-4 cm büyüklüğündeki küçük balıkları ve kurbağa kocabaşlarını dahi yakalar ve yer.  Böceğe dönüştüğünde de ön yakalayıcı bacakları ve parçalayıcı bir çenesi ile tam bir avcıdır. Bu böcekleri kepçe ağ ile yakalayıp akvaryumda ince kesilmiş sosis parçasıyla beslerdim. Bir yandan sosis parçasını tepeden yakalar yiye yiye bitirir, gövdesi şişer, sindirdikçe arkadan bu sefer ince bir sosis olarak dışkısı çıkardı. 

Bu sefer sudaki böceklere olan ilgim artınca, entomoloji, yani böcek bilim dünyası önümde açılıverdi ve bu sefer suda yaşayan böceklerin türlerini teşhis etmeye başladım. İlk yaptığım şey sineklik ve tel kullanarak kendime sualtının içerisine yerleşecek iki tarafında huni bulanan ve içine giren böceğin dışına çıkamayacağı şekilde tuzaklar kurmak oldu. Bu tuzaklara benzer olanlarını Kvismare Kuş İstasyonunda (İsveç, Örebro) sudan larva çıkışı yapan böcekleri saymak amaçlı olanını görmüştüm.  Ayrıca bir demircinin yardımıyla çemberin içerisine file geçirilen birer aquatic su kepçesi yaptım. Sultan Sazlığı’nın değişik yerlerine kurduğum bu tuzaklar ve su kepçesinin yardımıyla su böceklerini yakalamaya giriştim. Sultan Sazlığı Araştırma İstasyonu’nda bana tahsis edilen yerde topladığım su böceklerini; sınıflandırmaya, etiketlemeye ve teşhis etmeye başladım.

İki merceği bir standa tutturup, böcekleri de altında tutarak iyice inceleyip notlar alıp türlerini sınıflandırma işlemine giriştim. Bu çalışmada iki takıma odaklandım; Yarım Kanatlılar (Hemiptera/Heteroptera) ve Kın Kanatlılar (Coleoptera). Bu türleri, araştırmalara başlamadan önce topladığım kaynaklar vasıtasıyla teşhis ediyordum. Ayrıca böceklerin; etiketlenmesi, iğnelenmesi ve muhafazası için ABD’den çelik böcek saklama iğneleri satın aldım. Küçük kağıtlara, en ince rapido kalemle böceğin türü, nerede yakalandığı ve tarihini yazıyordum. Tıpkı doğa tarih müzesi mantığı gibi; ölü olan böceği ve sonra etiketini iğneden geçirerek muhafaza kaplarında sınıflandırıyordum.

Tüm bu çalışmaları tek başınıza mı yaptınız?

Teşhis için o zaman kimlerin bu alanda bilgili olduğunu bilmediğim için Ege Üniversitesi Ziraat Fakültesi Entomoloji Anabilim Dalı’nda çok değerli rahmetli Prof. Dr. Fevzi Önder (1943-2000 ) benim danışmanlığımı yaptı. Kendisi su böceklerinde uzman değildi, ama literatürü iyi biliyordu ve beni doğru literatür ve kişilere yönlendiriyordu.  Kendisi sayesinde teşhis anahtarlarına ve aynı zamanda Türkiye’ye 1800’lerden beri böcek toplamak üzere yapılmış bilimsel ekspedisyonların sonuçlarına ve kaynaklarına ulaşmış oldum. Türkiye’deki su böcekleri için yapılmış bütün kaynakları makale için toplayan ilk kişi oldum.  Prof. Önder aynı zamanda teşhiste zorlandığım türler için beni Almanya’daki Max Planck Enstitüsü ile iletişime geçirdi. Orada entomoloji alanında su böceklerinde uzman Dr. Nico Nieser adlı bilim insanı ile bir araya getirdi. Zorlandığım böcekleri hazırladıktan sonra köpük kutu içine ona kargo ile ona gönderiyordum, giden pakette teşhisler yapılıp aynı böcekler bana geri gönderiliyordu. Bu araştırmalar sayesinde Türkiye’de daha önce keşfedilmemiş 3 Heteroptera ve 3 Coleoptera türünü keşfetmiş oldum. 

O yaz, Sultansazlığı Yaban Hayatı Koruma Geliştirme Sahası ve Müzesi Binasında bana tahisis edilen odada bir yandan kalıyordum, bir yandan böcekleri hazırlıyor ve teşhis ediyordum. Çalışmanın en kötü noktası, böcekleri öldürme safhasıdır. Büyük böcekler, güçlü ve dayanıklı oldukları için ölmesi çok zordur.  3-4 cm uzunluğundaki büyük böcekleri siyanürle öldürmek zaman aldığı için onları elime alıp kafa kısmını yukarı alıp başın altına bir madde şırınga ederek öldürmem gerekiyordu. Küçük böcekler için siyanür kristaller konup üzeri alçı dökülen kavanozun içinde biriken siyanür buharının içine atıp kapağını kapatırdım. İşin en sevmediğim yanı buydu. Hatta başucunda kavanozu açık unutup uyuyup ve ölen bir entomolog hikayesi bile vardır. Artık böceklerin ahı mı tuttu bilemiyorum.

Tüm bu çalışmaları yaparken bir gün bir jeep ile Türkiye’nin en önemli doğa fotoğrafçılarından Nusret Nurdan Eren ve STFA’nın kurucusu rahmetli Feyzi Akkaya (1907-2004) istasyona geldi. Onları Sultan Sazlığı’nda gezdirdim ve uğurladım. 1986’nın o sonbaharda Fen Lisesi’nde ikinci sınıfa geçtiğimde, bana bir paket ulaştı ve paketi açtığımda çok şaşırdım. İçinden Feyzi Akkaya’nın kendi stereo mikroskobu çıktı. Hediye olarak bana gönderdiği mikroskop; böcek bakmak için idealdir. Bu mikroskopun büyütmesi daha azdır, fakat binoküler olduğu için 3 boyutlu görme olanağı vardır. Benim büyüteçlerle teşhiste cebelleştiğimi gören Feyzi Akkaya böyle bir sürpriz yaptı. İçinden bir not çıktı “İş bu mikroskop ununu elemiş eleğini asmıştır bana yıllarca hizmet etmiştir. Şimdi de senin gibi bir gence hizmet ederse çok mutlu olurum” diye. Çok mutlu oldum, önce okula bağışlamak istedim bu mikroskobu ancak kendisi şiddetle reddetti. Hala bende olan bu mikroskobu umuyorum ki ben de bir gün bu konulara ilgili bir gence hediye edeceğim. 

O sene bütün bu çalışmaları yaptıktan sonra doktora seviyesinde ikinci tezimi yazdım. Bu tez de yine TÜBİTAK bilimsel araştırma yarışmasında birincilik ödülü aldı ve Türk Entomoloji Kongresi’nde yayınlandı:
Özesmi, U., Önder F., 1988. Sultan Sazligi (Kayseri)nin Sucul Heteroptera ve Coleoptera Türleri Üzerinde Faunistik bir Çalısma. IX. Ulusal Biyoloji Kongresi. 21- 23 Eylül, Cilt 2, Sayfa 177-186, Sivas.

Bir diğer enteresan çalışma ise, o sene okulda bilgisayar laboratuvarında oyunlar oynayan 2 genci biraz da kışkırtmam sonucu onları tasarladığım bir projeye dahil ettim. Çalışmanın amacı, “Basic” programlama ile kullandığım kitaplardaki teşhis anahtarının aynısının bilgisayar programına dönüştürmekti. Yani, ilk soruda verdiğin cevaba göre program seni bir sonraki sorulara götürecek ve sonunda sana o türü teşhis edecekti. Soruları cevaplarken zorluk çekilmesi halinde  F1 tuşu ile tüm böcek anatomisini gösteren bilgisayar çizimlerine yönlendirecekti. Böylece, sucul böcek teşhis anahtarlarını bilgisayara aktardık. O çalışma ile de TÜBİTAK yarışmasında Mansiyon ödülüne layık görüldük, ve akabinde yayınlandı:
Özesmi, U., Bayraktaroglu, I., Onay, O., 1988. Sultan Sazlığı (Kayseri)’nin Sucul Heteroptera ve Coleoptera Türleri Teşhis Anahtarının Bilgisayar Uygulaması. IX. Ulusal Biyoloji Kongresi, 21- 23 Eylül, Cilt 2, Sayfa 187-188, Sivas.

Geriye bakınca meğerse biz o dönemde kodladığımız sistem yani “karar verme ağaçları temelli eksper sistem” ile bilimsel ve teknolojik açıdan öncü bir çalışma yapmışız da farkında değilmişiz… Ne yazık ki o dönemde ne biz, ne de Türkiye’deki o dönemin bilim insanları o çalışmanın anlamı ve önemini anlayamamıştı. Kavramsal olarak 1970’lerde Richard Pankhurst tarafından geliştirilmeye başlanan bilgisayar temelli teşhis araçları ancak 1985’de delikli kartlarla framework bilgisayarlarda uygulanmaya başlanmıştı. 1997 yılında Minnesota Üniversitesi’nde doktora yaparken Profesör Anthony M. Starfield “Doğa Koruma ve Yaban Hayatı için Modellemenin” dersinde benim yaptığım çalışmayı sınıfta egzersiz olarak vermişti. Dediğine göre bu sistemler ilk 1989’da yayınlanmıştı. Yani dünya daha yeni yeni bu sistemleri geliştirirken, Kayseri’de 3 liseli genç,bu sistemi 1986-87 yıllarında uygulamış ve belki de herkesten önce Sivas’ta bir entomoloji kongresi kitabında 1988’de yayınlamıştık.

Bunların hepsi gelecekteki çalışmalar için bir hazırlıkmış…ancak ben farkında değildim. Bir yandan taksonomi ve ekoloji çalışırken bir yandan da 80’li yıllarda kişisel bilgisayar devrimi ile programlamaya ve bilgisayar uygulamalarına yönelmiştim. Doğa, ekoloji, kodlama ve bilgisayarlar yaşamım boyunca bana hep eşlik edecekti…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s